‘efendi’ ile alakalı yazılar

9
Mayıs

Namazı Doğru Kılmak

Yazan: Emre  |  Kategori: [K.H.N.]Dini  |  Okunma: 1 Views

 

 

namaz

Resulullah (s.a.v.) Efendimiz, bir gün mescitte ashabıyla birlikte otururken, İslam ı yeni öğrenmiş bedevi bir zat girdi. Rüku ve secdesini tam yapmadığı bir namaz kıldı. 

Sonra huzura gelerek selam verdi. Resulullah Efendimiz selamını aldı ve. 
- Dön namazını tekrar kıl, buyurdu. 
O zat dönerek, önceki kıldığı gibi namazını tekrar kıldı. Resul-i Zişan (s.a.v.), 
- Dön tekrar kıl; çünkü sen, namaz kılmış olmadın!, buyurdu. 
Bu hal üç defa tekerrür edince o zat: 
- Ya Resulullah! Seni hak ile gönderen Allah a yemin olsun ki, ancak bu kadar biliyorum, doğrusunu bana öğretirmisin? dedi. 
Bunun üzerine Efendimi z (s.a.v.): 
- Namaz kılmak isteyince güzelce abdest al, kıbleye dön, iftitah tekbirini al, kolayına geldiği kadar Kur an oku, sonra rükua varıp sukunet buluncaya kadar dur. Sonra başın büsbütün doğruluncaya kadar ayakta kal, sonra secdeye varıpmutmain oluncaya kadar dur, başını kaldırıp hareketsiz kalıncaya kadar otur. Bunları bütün namazlarda böylece yaparsan namazın tam olur, bundan neyi eksiltirsen namazı eksiltmiş olursun, buyurdu. 
 

Popularity: 18% [?]

9
Mayıs

Bayramlık Urba mı Müslümanlık?

Yazan: Emre  |  Kategori: [K.H.N.]Dini  |  Okunma: 0 Views

 

nasrullah_camisi_kastamonuKastamonu Nasrullah Efendi Camiinin İmamı Osman Efendi merhumun bundan altmış sene önceki -1950′lerde yaptığı- bir bayram konuşması…
Saçı sakalı ağarmış, kırmızı yüzlü, babacan tonton bir insan olan Osman Efendi, çok yaşlı ve bacaklarından da rahatsız olduğu için ağır ve minik adımlarla bir kaç saatte gelip gidebilirmiş evinden camiye, camiden evine. Bir bayram günü minbere çıktığı zaman, bakın neler söylemiş Osman Hoca: 
Memnunuuuun! Memnunuuun!. Memnuuun!.. Neye memnunsun Hoca? 
Neye memnun olacan, cömaata memnunum! Cömaatın çokluğuna memnunum! Başka zamanlarda, şu direğin dibinde Amed Ağa, bu direğin dibinde Memed Ağa, o direğin dibinde Hasan Ağa, gıvrılır oturur, üç beş gişiyi geçmez cömaat. Emme Bayram oldu mu, hepiniz dolarsınız garii Camiye a?
Hoş geldiniz! Hoş geldiniz! Hoş geldiniz! Her zaman buyurun, her zaman bekleriz! 
Gayrı vakıt ne yaparsınız leen? Bayramlık urba mı Müslümanlık? Neye her zaman gelmezsiniz? 
Gayrı vakıt ne yapan? Etlekmeği yin, üstüne gayfeyi içen, ondan sonra öyken gabarı, Gayaltına giden, tak tak tak gapıyı vurun: 
Kimoooo? 
Herifin! 
Ben de herifin! 
Trank trank dabancala atılır, zabahlara gadar yatılır, sabah olunca doooğru mahkemeye! 
Neye?
Vukuuat vaa! 
Keranada kerlik ettin değil mi, elbet giden goca gafalııııı! 
Her türlü naneyi yin içen, kendinden geçen, ondan sonra da bayram gelince, hayıdı yırtık deve gi bi gopuduk gopuduk camiye gelin günaf dökmeye a?
Ondan sonra da, camiden çıkarken, yanfiri yanfıri Hocaefendi’ye yanaşın, ellerini oğuşturun durun gaari: Hocaefendi … ! 
Sööle baalım ne vaaa? 
Günehirniz çok emme, Cenaballah bizi cennetine go mı ki? 
Gak oradan gara donuz, cennette ne işin vaa senin leeen? 
Gayrı vakıtta zabahınan gakan, Madamayı goluna dakan giden. 
Nereye gidiyooon? 
Agubağaya gidiyon! 
Goslak goslak Agubağaya giden: Agubaaaa! 
Buyur beyim, ne iççen? 
Bire! 
- Bire ne ki? Kekremsu bişuy! Haşa huzurdan eşek sidüğü gibu bişuy!…
Bireler içulur. 
Ondan sonra: Agubaaa! Ne vereez? 
Beş mecidiye beyim! 
Düğümlü keseyi açan, beş mecidiyeyi şrank şrank sayan, sonra da gapıda bi fakıra raslayınca, ona:Ih!.. Cıncıh yoh!.. 
Hadi ordan gidi poh! 
Nah giren cennete sen! Cennette işin ne senin leeen!
Emme, yoooooo Hoca, öyle dime gine de sen! Geldiler ya işte gine de, geldiler. 
Kime geldiler? 

Rablanna geldiler, Rablanna! Govma gaari onları sen! La tagnetü min rahmetiIlaaah!..Allah’ın rahmetinden umut kesilmeeez! Elâ ine ahsenel kelam

Popularity: 11% [?]

26
Nisan

Kızımı Kime Vereyim?

Yazan: Emre  |  Kategori: [K.H.N.]Dini, [K.H.N.]Hisseler, [K.H.N.]Nasihat, [K.H.N.]Sözler, [K.H.N.]Yaşanmış  |  Okunma: 0 Views

 

216la9Merv şehri kâdısının bir kızı vardı. Ülkedeki, ileri gelen zengin, makam ve mevkı sâhibi kimseler bu kızı isteyince hiç birine vermedi. Bu zâtın Mübârek adlı, bağına-bahçesine bakan bir kölesi vardı. Aradan iki ay geçmiş meyveler olgunlaşmış bolluk bereket gelmişti. Efendisi, Mübârek’ten üzüm isteyince, toplayıp geldi. Getirdiği üzüm çok güzel olmasına rağmen henüz olmamıştı, başka üzüm istedi. O da ekşi çıktı. 

Efendisi; 

“Bahçede o kadar üzüm var, niçin böyle üzüm getiriyorsun?” demekten kendini alamadı. 

Mübârek; 

“Efendim! Ekşisini tatlısını bilmiyorum!” diye cevap verdi. 

Bağ sâhibi; 

“Sübhanallah iki aydır bağdasın, daha hangisinin ekşi, hangisinin tatlı olduğunu bilmiyorsun.” diye çıkıştı. 

Mübârek onları yemekle değil korumakla vazîfeli olduğunu biliyordu. 

Efendisi; 

“Niçin onlardan yemedin?” deyince; 

“Siz benden bağınızdaki meyvelerin muhâfazasını istediniz. Yeyiniz demeyince alıp yemem uygun olur mu, emrinize karşı gelebilir miyim?” cevâbını verdi. 

Efendisi böyle bir hâdiseyle ilk defâ karşılaşmıştı. Mübârek’in bu hâline hayran kaldı. Güvenebileceği birini bulmuştu. Gerçekten onu ve hâlini çok sevmişti. Kölesine dönerek; “Sana bir şey soracağım.” diye söze başladı. Sonra; “Benim bir kızım var, malı makamı yüksek pekçok kimse onu ister. Hangisine vereceğimi ne yapacağımı bilemiyorum. Bu hususda bir fikrin olur mu? Sen ne dersin?” diye sordu. Mübârek, bu söze karşı şöyle dedi: 

“Efendim!.. İnsanlar, dâmâd için; câhiliyye devrinde soya sopa; yahûdîler ve hıristiyanlar güzelliğe, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem zamânında dindârlığa, Allahü teâlâdan korkup, haramlardan sakınmaya bakarlardı. Zamânımızda ise, mala ve makama bakılıyor. Artık bunlardan dilediğini seç.”

Bunun üzerine efendisi: 

“Ben dindarlığı ve takvâyı seçiyorum ve kızımı seninle evlendirmek istiyorum. Çünkü sende haramlardan kaçma, dînine bağlılık, iyi hal, emânet ve güvenilirlik gördüm ve bunları sende buldum.” dedi. 

 

O ise kendisinin köle olduğunu, parayla satıldığını, böyle olunca evlenmelerinin garib karşılanacağını, hem kızın buna râzı olmayacağını bir bir anlattı. Akıl da öyle diyordu. Ancak kâdı kararlı idi. “Kalk eve gidelim.” dedi. 

Eve varınca hanımına; 

“Bu sâlih, dindâr, takvâ sâhibi bir köledir. Kızımızı onunla evlendirmek istiyorum, senin fikrin ne?” deyince, hanımı; 

“Sen bilirsin, fakat bir de kıza soralım.” cevabını verdi. 

Anne durumu kıza açıp babasının niyetini söyleyince, kızı da bu hususta her şeyi anne ve babasına bıraktığını bildirdi. Kadın kızın râzı olduğunu babasına anlatınca nikahları kıyıldı. Fakat Mübârek, kızın yanına gitmiyordu. Bu hâl kırk gün sürdü. Bir vesîle ile anne durumdan haberdâr olunca dayanamadı; 

“Kızımızı kölene verdin, aradan bunca zaman geçtiği halde dönüp yüzüne bile bakmadı, bu yaptığı nedir? Bu nasıl iş?” diye şikâyet ve sitemde bulundu. Bunun üzerine kâdı; 

“Ey Mübârek! Kızıma nâz mı ediyorsun? Niçin yanına gitmiyorsun?” demekten kendini alamadı. Buna karşılık dâmâd: 

“Ey müslümanların kâdısı! Ey efendim! Bu nasıl söz? Sizin kerîmenize nâz etmek ne haddime. Lâkin kâdısınız. Ola ki kızınız şüpheli bir şey yemiştir. Şüpheden uzak olmak için bu zamâna kadar bekledim ve ona helâl yemek yedirdim. Belki Allahü teâlâ bize sâlih bir evlâd verir. Bundan başka bir düşüncem yoktur.” dedi. 

Kırk gün geçtikten sonra ehline yaklaştı. Haram ve helâle bu derece dikkat ettiği için Allahü teâlâ ona Abdullah isminde bir çocuk verdi

Popularity: 8% [?]

20
Nisan

Derviş

Yazan: Emre  |  Kategori: [K.H.N.]Dini, [K.H.N.]Hisseler, [K.H.N.]Mecazi, [K.H.N.]Sözler, [K.H.N.]Yaşanmış  |  Okunma: 2 Views

sk1kzwsezel-bir-dervis01Vaktiyle bir derviş, nefisle mücadele makamının sonuna gelir.

Meşrebin usulünce bundan sonra her türlü süsten, gösterişten arınacak, varlıktan vazgeçecektir.

Fakat iş yamalı bir hırka giymekten ibaret değildir.

Her türlü görünür süslerden arınması gereklidir…

Saç, sakal, bıyık, kas. ne varsa hepsinden.

Derviş, usule uygun hareket eder, soluğu berberde alır.

- Vur usturayı berber efendi, der.

Berber dervişin saçlarını kazımaya baslar.

Derviş aynada kendini takip etmektedir.

Basının sağ kısmı tamamen kazınmıştır.

Berber tam diğer tarafa usturayı vuracakken, yağız mı yağız, bıçkın mı bıçkın bir kabadayı girer içeri.

Doğruca dervişin yanına gider, başının kazınmış kısmına okkalı bir tokat atarak:

- Kalk bakalım kabak, kalk da tıraşımızı olalım, diye kükrer.

Dervişlik bu…

Sövene dilsiz, vurana elsiz gerek.

Kaideyi bozmaz derviş.

Ses çıkarmaz, usulca kalkar yerinden.

Berber mahcup, fakat korkmuştur.

Ses çıkaramaz.

Kabadayı koltuğa oturur, berber traşa baslar.

Fakat küstah kabadayı tıraş esnasında da sürekli aşağılar dervişi, alay eder:

“Kabak aşağı, kabak yukarı.”

Nihayet traş biter, kabadayı dükkandan çıkar.

Henüz birkaç metre gitmiştir ki, gemden boşanmış bir at arabası yokuştan aşağı hızla üzerine gelir.

Kabadayı şaşkınlıkla yol ortasında kalakalır.

Derken, iki atın ortasına denge için yerleştirilmiş uzun sivri demir karnına dalıverir.

Kabadayı oracığa yığılır, kalır.

Ölmüştür.

Görenler çığlığı basar.

Berber ise şaşkın, bir manzaraya, bir dervişe bakar, gayri ihtiyarî sorar:

- Biraz ağır olmadı mi derviş efendi?

Derviş mahzun, düşünceli cevap verir:

- Vallahi gücenmedim ona. Hakkımı da helal etmiştim.

Gel gör ki kabağın bir sahibi var. O gücenmiş olmalı!..

Popularity: 12% [?]

19
Nisan

Bilgisayar ile IMAN

Yazan: YasakLi  |  Kategori: [K.H.N.]Dini, [K.H.N.]Hisseler, [K.H.N.]Nasihat, [K.H.N.]Yaşanmış  |  Okunma: 0 Views

23Cami imamı Abdullah hoca , bir iş için resmi dairelerden birine gider.

Kendisinden TC kimlik numarası istenince, en yakın internet- cafenin yolunu tutmak zorunda kalır.

Cafenin kapısından girerken levhada yazılı isim ‘fesubhânallah’ lar,estagfirullah’lar çektirir hoca efendiye, hem de peşpeşe:

CEN.NET CAFE

Cafe işleten delikanlıya:

- Evlâdım T.C. kimlik numarası istediler benden, yardımcı olabilir misin?

- Tabi amcacım, siz şuraya oturun, şu işimi hemen bitirip sizinle ilgilenirim.

Abdullah hoca başlar beklemeye. Böylelikle bulundugu mekânı inceleme fırsatı da geçer eline.

Demek ki gençlerin girip bir türlü çıkmak bilmedikleri, internet-cafe denilen yer burasıdır.

Gözüne takılan her detaydan rahatsız olarak, huzursuz bakışlarla etrafını süzer durur.

Evin bodrumunda kurduğu fare tuzakları gelir aklına. Küçücük bir peynire tutsak olan fareler

nasıl kapandan çıkamıyorlarsa, ayrı telden, ayrı telden oyunlara yakalanan gençlerin de

buradan çıkamadıklarını düşünür. Bir ‘fesubhanallah’

Bir ‘fesubhânallah’ daha çeker ve:

- Ähir zaman fitneleri işte canım, der kendi kendine.

Hoca efendinin huzursuz olduğunu fark eden delikanlı hemen bir çay söyleyince, kendisine ikram edilmesinden memnun olur.

En azından bu da bir hürmet ifadesidir. ‘Aferin’ derken içinden, hayıflanır, istemeden:

- Yazık oluyor bu gençlere, hayatlarını heder ediyorlar.

Boşa hayıflanmanın, vah vah demenin, bir faydası olmayacağını bildiği için, delikanlıyla hasbihal etmeye karar verir:

- Delikanlı sana bir şey soracağım ama bilmem ne düşünürsün?

- Buyurun amca, ne soracaktınız?

- Sen Allah’ı bilir misin?

Birbirine girmiş, hiçbir şekle benzetemediği jöleli saçları,

her baktığında bir ‘fesubhanallah’ daha çektiği sakal şekliyle bu delikanlıdan aldığı cevap, hoca efendiyi pek şaşırtır.

Cafeyi işleten delikanlı gülümseyen gözlerle bakarak:

- Kul, kendisini yoktan var edip hayat bahşeden, düşünecek akıl, görecek göz veren Rabbini nasıl bilmez amca?

Hayretle sormaktan alamaz kendisini:

- Biliyor musun? Peki neyle biliyorsun Allah’ı, bana bir anlatır mısın?

Delikanlı eliyle cafedeki bilgisayarları göstererek cevap verir:

- Bu bilgisayar ile biliyorum amca.

- Bunlarla mı? Pek anlayamadım.

- Bu bilgisayarların varlığı benim nazarımda Allah’ın varlığının en açık delillerinden biridir.

Bilgisayar kullananlar gayet iyi bilirler amca,böyle bir makine, ancak bir mühendis ve üstün bir teknoloji ile var olabilir.

Ateistin en önde gidenine sorsan, bu zımbırtının tesadüf eseri oluşmayacağını,

mutlaka birisi tarafindan yapılmış olduğunu söyler sana.

Meselâ Darwin kalkıp dirilse, şu laptopu göstersen, desen ki:

‘Bu Älet, şu hesap makinesinin tesadüfler zinciriyle evrimleşmiş hâlidir.’ Darwin bile ‘çüş lan deve’ der.

Abdullah Hoca delikanlının anlattıklarından hoşlanmıştır. Keyiflenir:

- Bilgisayarın kendiliğinden yapıldığını kabul etmeyen adam, onu yapan insanın yaratılmış olduğuna gelince kıvırıveriyor değil mi evlâdım?

- Bak amca, burada 20 tane bilgisayar var, bunlar bir sistemle birbirine bağlı, hepsi bir program tarafından idare ediliyor.

Bu sistemi ben kurdum, burayı ben çekip çeviriyorum. Buradaki düzen benden sorulur;

Yani bir anlamda da farzi muhal buranın rabbi benim.

Bazen oyun oynayıp, interneti kullanıp para ödemeden sıvışmaya kalkanlar oluyor.

Hemen yakaliyorum onları. ‘Gel bakalım! Nereye gidiyorsunuz böyle?

Buranın nimetlerinden faydalanıp başıboş bırakılacağınızı mı zannettiniz?

‘Paramız yok abi! ‘ derlerse; ‘Yok öyle yağma! ‘ deyip cezalandırıyorum.

İnternet-cafeyi temizletiyorum: paspas yapıyorlar, camları silip tuvaleti temizlettiriyorum.

Bir saat oyunun, internetin bedeli olur, bunun hesabı sorulur da, sayısız nimetlerle dolu koca bir ömrün hesabını sormazlar mı insana?

Bir cafenin bile işlerini düzenleyen, tertip eden biri varken, koca kâinatı kusursuz işleyen bu sisteminin bir kurucusu olmaz mı?

Olmaz diyenin ahmaklığını bütün noterler tasdik etmez mi?

- Vallahi evlâdım pek takdir ettim seni. Peki Allah’ı nasıl bilirsin, neye benzetirsin?

-Ben Allah’ı hiçbir şeye benzetmeden bilirim amca.

- Bunun böyle olacağını nasıl bildin evlâdım?

Delikanlı eliyle bilgisayarları işaret etti:

- Yine bunlar sağ olsun. Bu bilgisayarları yapan mühendisler başka, bilgisayarlar başkadır.

Birbirlerine benzemezler.

Programı yazan insan başkadır, ortaya konulan program ise bambaşka.

Bilgisayarda yüklenmiş bilgiler vardır, fakat benim bilmem yine başkadır.

Kamerası vardır, ses düzeni vardiır, ama benim gözlerim ve duyup konuşmam farklıdır.

Abdullah amca çocuğun feraset ve anlayışını çok beğenmişti.

Sorduğu sorulara aldığı cevaplar, gayet mantıklıydı ve berrak bir imana işaret ediyordu.

Aslında buradaki işi bitmiş, kimlik numarasını çoktan almıştı; ama muhabbete devam etmek istedi.

- Peki varlığına inandığın Rabbin için ne yapman gerektiğine dair ne biliyorsun?

- Ne yapmam gerektiğini biliyorum amca, fakat ne kadarını yapabildiğim hususunda kendimi yeterli görmüyorum.

- Ne bildiğini söylersen, neler yapabileceğine dair yardımcı olabilirim belki evlâdım.

- Neler yapmam gerektiğine dair şuradan biliyorum amca:

Öncelikle, Rabbim bana bir gönül vermiş. Kendisini bilmeyi nasip edip muhabbetini gönlüme yerleştirmiş.

Ben de gönlümde sadece O’na ve sevdiklerine yer vermeliyim,

O’nun istemeyeceği şeyleri gönlümden uzak tutmalıyım.

İkinci olarak bana verdiği dili razı olmayacağı sözlerden korumalıyım. Her zaman O’nu soylemeli, O’nu anlatmalıyım.

Son olarak bana verdiği bu bedeni onun razı olacağı şekilde kullanmalı, bir gün toprak olacak vücudumu

O’nun yolunda eskitmeliyim. Benim bildigim bundan ibaret.

- Ee evlâdım daha ne yapacaksın, başka bir şey kalmadı ki!

- Efendim yapmalıyım, etmeliyim diyorum ama, bal demekle ağız tatlanmıyor ki!

Gidilecek yolu bilmek ayrı, usuluyle yolda yürüyebilmek apayrı bir şey

Yine bilgisayar tabirleriyle söylemek gerekirse,

Şeytan denilen melun HACKER, benim sistemimde ki NEFİS virusunu aktif hale getiriyor.

Üstesinden gelebilene aşk olsun. Etkili bir antivirus programı bulmam lazım belki de..

- Ben biliyorum, dedi Abdullah Hoca ve ekledi: “”NAMAZ”"

- Eveeet amca, “”NAMAZ”" anti-virus programlarından birisidir.

Hayat sistemine kurup, günde beş kere de bağlanırız

Böylece sürekli güncellenir.

Popularity: 8% [?]